Hak ihlalleri ve keyfi uygulamalarla gündemden düşmeyen cezaevlerindeki hasta tutsakların durumları giderek kötüleşiyor. Hasta tutsaklar “cezaevinde kalamaz” raporu almalarına rağmen ölüme terk edilmeye devam ediyor. Adalet Bakanlığı ise ölümleri engelleyecek bir adım atmıyor. 2 Ocak 1993’ten bu yana yaklaşık 20 yıldır cezaevinde kalan ve şuan Diyarbakır D Tipi Kapalı Cezaevi’nde bulunan hasta tutsak Halil Güneş’in Osteosarkom (Kemik Kanseri), akciğerde nodül, ağır dereceli uyku apnesi, TSSB (Travma Sonrası Stretik Bunalım), travmatik epilepsi, her iki gözde glokom hastalığı, boyunda fıtıklar ve böbreklerde taş gibi hastalıklar ile mücadele ediyor. Güneş ile cezaevindeki arkadaşları röportaj yaparak, DİHA’ya mektup gönderdi.
Güneş ile yapılan röportajın tamamı şöyle:
Kendinizi tanıtır mısınız?
“Öncelikle bu röportaj imkânını tanıdığınız için teşekkür ederim. İşçi bir ailenin ilk çocuğu olarak Adana’da dünyaya geldim. Sol ve devrimci düşünce ve yapıların aktif olduğu bir atmosferde büyüdüm. 12 Eylül askeri faşist darbesi ile çocuk yaşta çevremdeki güzel insanların birer birer kaybolmasıyla katledilmesiyle tanıştım.
Ne zamandan beri cezaevindesiniz?
2 Ocak 1993’ten bu yana yaklaşık 20 yıldır cezaevinde bulunuyorum. Eylem ve düşüncelerimden dolayı Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) tarafından 125. maddeye istinaden müebbet ağır hapis cezası aldım. Hukuki olarak 1 Ocak 2023 yılında tahliye olacağım belirtiliyor.
Hastalığınız ne zaman başladı?
Gözaltına alınıp tutuklandığımda hiç bir sağlık sorunum yoktu. Cezaevlerinde (sevk adı altında 15 cezaevinden sürgün edildim) yaşadığım ağır işkenceli süreçler ve bunlar karşısındaki duruşum sonucu bedenimde ağır sağlık sorunlarım başladı. Süreli-süresiz açlık grevleri, barınma, beslenme koşullarımın kötü oluşu sağlık sorunlarımı daha da ağırlaştırdı. 2000’li yılların başında rahatsızlığımdan dolayı götürüldüğüm bir hastanede tesadüfen istenen bir tomografi sonucu akciğerlerimde 1 santim ile 6-7 milimetre arasında onlarca tümör tespit edildi. Ardından göğüs kafesimde işkenceler sonucu kırılan kaburgalar üzerinde yapılan düzeltme ameliyatı ve biyopside kaburgalarımda kemik kanseri teşhisi yapıldı. Sonraki yıllarda büyüyen kaburgalarımın kemiklerinin alınması için iki ameliyat daha oldum. Yine 2009 yılında yapılan ileri tetkik ve muayeneler sonucu ağır dereceli Obskürtif uyku Apnesi teşhisi ile tedavim başladı. Ve ömür boyu solunum cihazıyla uyumam, maske takmam kararlaştırıldı. Uykunun 3. evresi (rem) de kalp ve akciğerlerim iki soluk arası 21.7 saniye duruyor. Solunum cihazı da bunu engelliyor. Akciğerlerimdeki nodüllerin metaztoz olabileceği belirtiliyor. Ve en son yeniden büyüyen iki kaburgamın kalp ve akciğere zarar vereceği endişesiyle doktorlar ameliyat gerektiğini belirtiyorlar. İşlemlerim devam ediyor. Kemik kanserinin yarattığı ağrıları atlatmam için de narkotik ilaçlar veriliyor. Özetle hastanelerin çeşitli defalar düzenledikleri heyet raporlarında yapılan tahlil, tetkik, biyopsiler Adalet Bakanlığı ve ilgili idarelere de iletilmiş haldedir. Bu hastalıklar; Osteosarkom (kemik kanseri), akciğerde nodül, ağır dereceli uyku apnesi, TSSB (travma sonrası stretik bunalım), travmatik epilepsi, her iki gözde glokom hastalığı, boyunda fıtıklar ve böbreklerde taşlar (1 santim) belgelenmiş. Bu belge ve bilgiler Adalet Bakanlığı ve cezaevi idaresine sunulmuştur.
Hastalığın teşhisi ve tedavisinde yaşadığınız sorunlar nelerdir?
Sağlık problemlerimin teşhisi kadar, tedavisinin de zorlu süreçler gerektirdiğini belirtmeliyim. Hipokrat yemini eden doktorları ayrı tutmak kaydıyla, bu mesleği icra edenlerin çoğunluğundaki hükümlü ve tutuklulara dönük, algı ve zihniyet geç teşhislere ve yanlış tedavilere yol açıyor. Tutsağa tepeden bakan, küçük gören, peşin hükümle suçlu diye yargılatan zihniyetteki doktorların siyasi ve Kürt olanlarımıza düşmandan beter olabilmektedirler. İlgili kurumlara yapılan onlarca suç duyurusunun ise akıbeti meçhul kalmaktadır. Yine hastane sevkleri tabutu andıran demirden ring araçlarıyla yapılıyor. Tamamına yakınının ısıtma ve soğutma sistemi olmadığından, ya da bilinçli şekilde çalıştırılmadığından kelepçe ile yapılan bu sevkler işkence seansına dönüyor. Hastaneye vardığımızda ise kelepçeli iki elimize bir de asker kelepçelenerek muayeneye götürülüyoruz. Bu halde girdiğimiz muayene odalarında (istisnalar hariç) tüm etik değerleri bir yana bırakan doktor, “Neyin var, söyle” diyerek başlarından savıyorlar. Kelepçe ile muayeneyi etik bulmadığımızı söylediğimizde ise, “Sırada başka hastalar var” denilmektedir. Tedavi amaçlı yapılan ameliyat sonrası narkozun etkisi geçmeden apar topar mahkûm koğuşu denilen genelde bodrumda ve morga bitişik, güneş görmeyen, havasız, kirli bir yatağa bırakılarak deyim yerindeyse kaderiniz ile baş başa bırakıyorlar. Ve o halde iken bile ayağınızdan ranzaya zincirliyorlar.
Defalarca birlikte hastaneye gittiğim ve lenfoma kanserinden yaşamını yitiren Nurettin Soysal arkadaşıma doktorlar yıllarca, “Bademciklerin üşütmüş” diyerek yanlış teşhis ve tedavi ile adeta ölüme mahkûm ettiler. Teşhis ve tedavi aşamasında ideolojik bakışa sahip olan doktorlardaki algı ve zihniyetin onlarca arkadaşımın yaşamını yitirmesine sebep olduğu ve onlarcasını da ölüme hazırladıkları ilgili kurumların araştırılmasıyla gözler önüne serilebilir.
Cezaevi hastalığınızı tetikliyor mu? Tedaviniz nasıl yapılıyor?
Cezaevi denilen mekânlar yapılışları itibari ile insanın doğasına aykırı yapılardır. Egemenlerin muhalifleri üzerinde otoritesini inşa edip iradesizleştirerek teslim alma veya zamana yayarak yok etme, çürütme merkezleridir. Kuruluşu iradeyi kırmaya ve teslim almaya endeksli bu mekânlarda esas olan tutsağın zihninde bu mekânlara girmemesi, kendini moral değeri ile bütünleştirebilmesidir. Türkiye ve Kürdistan’da inşa edilen bu cezaevlerinin amacı da her türlü yol, yöntem, araç ve biçime başvurarak içeri alınanları teslim alma, iradelerini kırma, çürütme ve yok etmedir. Cezaevlerini bu zihniyetle inşa eden egemen sınıfların tutsaklara asgari yaşam koşullarını sağlaması bir yana, hastalık ürettiği ortadadır. Günışığından faydalanmayı hatta nefes almayı bile idarelere ihale eden bu faşist zihniyet güvenlik mantığı dışına da çıkmamaktadır. Hava almanın saatlere, suyun litre kullanımına bağlandığı cezaevlerinde ağır salgın hastalıklardan toplu ölümler yaşanmıyorsa bu tutsakların duyarlılıkları sonucudur. Bu mekânlarda, koşullarda sağlık problemleri oluşanların iyileşmesi ve tedavi olmasını beklemek saflık değil de nedir? Haliyle benim de sağlık problemlerim bu koşularda kötü etkilenmekte, geri dönülmez noktalara ulaşmaktadır. Ama sorun sadece benim bireysel sorunum değildir. Çok daha kapsamlı, derin ve kroniktir. Sistemsel bir sorundur.
Kamuoyunun duyarlılığını yeterli buluyor musunuz?
Aynı hastanelerde birlikte tedavi gördüğüm, fiziki ölümün küçüklüğüne güldüğümüz arkadaşlarımın yaşamlarını yitirmelerine tanık oldum. Askeri operasyonlar adı altında Ulucanlar Cezaevi’nde onlarca arkadaşımın kurşunlanarak katledildiğini gördüm. Hem tanık, hem taraf, hem de mağduru oldum. Ne kadar kamuoyundan gizlense de, devletin burjuva basını tarafından maniple edilse de cezaevlerinde tecrit, izolasyon, baskı, sürgün ve katliam girişimleri devam ediyor. Yaşananlar bir biçimde güçlükle kamuoyuna da ulaştırılıyor. Lakin çoğunluğun duyarsız, tepkisiz, suskun kalması aklın sınırlarını zorluyor. Sadece benim gibi hasta, hükümlü ve tutuklular için değil. Ulucanlarda, Urfa’daki katliam gibi Pozantı örneğinde yansıdığı haliyle Kürt çocuklara dönük taciz ve tecavüzlere göz yumanlara bizzat yönlendirenlere karşı güçlü kamuoyu tepkisinin yansıtılmaması iktidarı, bakanlığı, bürokratları olduğu kadar cezaevi idarelerini de pervasızlaştırmaktadır.
Bizler siyasi eylem ve düşüncelerimizden dolayı tutuklanmış ve faşist yasalarla yargılanmış devrimcileriz. Bizlere yaklaşımın politik olduğu bilinmektedir. Bu korkunç tecridi, katliam denemelerini sürgünleri insanlık dışı taciz ve tecavüzcüleri halkın kendi vicdanında mahkûm etmesi artık yetmemektedir. Sorun faşist yargı kurumlarına, Adli Tıp Kurumu’na havale edilmeyecek kadar önem kazanmıştır. İçeride direnmek kadar dışarıda bu uygulamalara karşı güçlü, etkili, sonuç alıcı tepkilerin de yaşama geçirilmesi gerekmektedir. Bu da elbette politik öznelere duyarlılık kadar acil pratik sorumluluklar da yüklemektedir.
Bir mesajınız var mı?
Sonuç olarak hiç kimseden merhamet beklemiyorum. Politik hasta tutuklular olarak da böyle bir beklentimiz yok. Tarih boyunca bizden önce özgürlük-eşitlik idealleri uğruna mücadele etmiş ve eden devrimcilerin, ezilenlerin yarattığı onurlu değerlere geleneğe bağlı kaldık. Taraf olduk, mücadele saflarında yer aldık. Ve tutsak düştük. Sadece kendi var oluşunu koşullayan baskı, zulüm ve işkence politikalarını üzerimizde uygulayan sömürge sisteme karşı ben de/ bizler de direnmekteyiz. Direneceğiz de! Fiziki ölümden korkmuyorum. Ve yaşamı uğrunda ölecek kadar seviyoruz, yaşıyor ve direniyoruz. Çünkü direnmek yaşamaktır. Kapitalizme karşı mücadele eden yeryüzünün değişik bölgelerine yayılmış, tüm emekçilere, devrimcilere, ezilen halklar ve sınıflarla özgürlüğe yol alan kadınlarla bu ölümüne direnişimizle dayanışma içerisinde olduğumuzu, onların duruş ve direnişlerinden güç aldığımızı belirtmek istiyorum. Zafer mutlaka ve mutlaka direnenlerin olacak.
Diha”
Bir cevap yazın